Ana Sayfa İş Dünyası Dış İlişkiler Arap Baharı Üzerine Analiz

Arap Baharı Üzerine Analiz

449
0
Paylaş

“ARAP BAHARI”NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, 2011’in başlarından itibaren, Ortadoğu üzerinde ilgisi olan tüm siyasi aktörlerin, devamında ise uluslararası diplomatik etki organlarının gündemini oluşturmuştur.

Daha özgür söz hakkı ve gelir dağılımından daha adil pay alabilmek gibi, Batı’daki demokratik ülkelerdeki vatandaşların sahip olduklarına benzer hakların talebiyle ortaya çıkan süreç,  Tunus’tan başlamış, şimdilik son olarak Suriye’de devam etmekle birlikte, henüz son bulmamıştır.

“Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, Kuzey Afrika’dan başlayarak Arap Yarımadası’na ve Ortadoğu’nun kuzeyine uzanan bir coğrafyayı etkilemiştir.

Mısırlılar, 25 Ocak 2014’te 2011 Arap Baharı ayaklanmasının yıldönümünü kutlayan bir miting sırasında Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda ulusal bayrağı dalgalandırdı. AFP Fotoğraf / Virginie Nguyen Hoang (Kaynak: https://newsela.com)

reci Başlatan Etkenler ve Gelişimi

Bu sürecin başlamasında, 20. yy.da Arap coğrafyasındaki yönetim sistemlerinin yapısı, iktidarların otoritelerine meşruiyet kazandırma metotları ve otoriter yöneticilerin halka sırtını dönerek Batı’nın (ya da bazı durumlarda Doğu’nun) talimatlarına itaat eder hale gelmeleri, tetikleyici temel unsurlar olmuştur.

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, dini bir sistemin yanında devlet idaresi açısından siyasal bir model olarak da kullanılan İslam’ın himayesinde Emeviler döneminden başlayarak gelişen, 20. yy.da ise Mısır’da Cemal Abdül Nasır ile Arap dünyasında zirveye ulaşan Arap milliyetçiliği de önemli bir etken olarak kabul edilebilir.

1517’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mısır’ın fethinden sonra, 1. Dünya Savaşı sonuna kadar Arap dünyası, tek bir liderin, yani halife padişahın hükümranlığı altında yaşamıştır. 1. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Arap devletleri ise, Osmanlı yönetimine karşı görüşleri benimseyecek, bir araya gelerek Türk dünyası ile işbirliğine girmeyecek aşiretlerin yönetimine verilecek şekilde, devlet-halk ilişkisine dayanmadan kurulmuşlardır. Bunun doğal sonucu olarak ise, Osmanlı’daki padişaha ait tek merkezli yönetim sisteminin benzeri, bu defa daha otoriter, meşruiyetini muhafaza için her türlü yolu ve ilişkiyi mubah görebilecek bir anlayışa sahip iktidarlarda devam etmiştir.

“Arap Baharı” olarak adlandırılan talepkâr ve direnişçi süreci geriden besleyen en önemli nedenlerden birisi de, ekonomik yoksunluk ve daha refah yaşam şartlarına duyulan ihtiyaçtı.

Petrolün ekonomik olarak değer ifade etmesiyle birlikte, petrole ihtiyaç duyan endüstrileşme yolundaki ülkeler, öncelikle petrol çıkarma ve ticareti konusunda imtiyaz sağlamışlar, sonrasında ise bu imtiyazlarını sürekli kılacak yönetimler üzerine hâkimiyet kurmaya çalışmışlardır.

Çok sesli bir yönetimle uğraşmaktansa, tek bir adam veya çoğunluk üzerine otorite sağlayabilecek bir aile ile işbirliğini tercih eden Batı, Ortadoğu’da 20. yy.da ikiyüzlü bir politika izlemiştir.

Batı dünyası, kendi coğrafyasında ortak kültür ve yönetim zihniyetinin yerleşmesi için elinden geleni yapmasına karşın, Ortadoğu’da aynı özveriyi göstermemiştir. Halkın istekleri konusu, menfaatlerine dokunmadığı sürece asla Batı’nın gündem maddeleri arasında yer almamıştır.

Batılı ülkeler, Ortadoğu’daki petrol üzerindeki bu egemenliğini, geçmişin Baharat Yolu’nun yerini alan petrol nakil güzergahlarını da kontrol altına alarak pekiştirdi.

Petrol çıkarmak için dahi üretim teknolojisi geliştirme zahmetine girmek zorunda kalmayan Ortadoğu ülkelerinde, 20.yy. başlarından günümüze kadarki dönem içinde, sanayi üretimi yapabilecek kapasiteye sahip, teknoloji geliştirme alt yapısı bulunan herhangi bir ülkeden söz edebilmek, ne yazık ki mümkün olmayacaktır.[1]

Batı’daki demokrasi anlayışının halk üzerine yerleşmesi, sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan işçi sınıfı ve onun sorunları, talepleri ve yönetimle ilişkileri çerçevesinde gelişmiştir. Egemen olan sermayeye karşı, üretim gücünü elinde tutan işçilerin oluşturdukları sendikalar, Batı toplumunda sivil toplum hareketinin de öncüleri olmuşlardır.

Kıyaslamak gerekirse, Ortadoğu veya genel olarak Doğu toplumlarında, bu tür kendiliğinden gelişen bir sanayileşme süreci ve buna bağlı işçi sınıfı ile sivil toplum hareketi oluşamadığı dikkate alındığında, Batı’nın güdümündeki bir lidere karşı sesini duyurmak isteyen bireylerin organizasyon konusunda yaşadıkları sorunlar ve korkuları daha rahat anlaşılabilir.

Gelişen dünyada insanların, insanca nasıl yaşamaları gerektiğini sosyal medya ve iletişim imkânlarının yaygınlaşmasıyla daha açık görebilen Arap halkı, önce bireysel temel ihtiyaçları, sonrasında ise siyasal onurları için mücadele yolunu tercih etmiştir.

Bu tercihte kılavuz olan önemli bir unsur ise, Filistin intifadasıdır. Filistin halkı, M.Ö. 12. yy.da başlayan İbrani kavimleri ile olan çatışmalarını, 20. yy.da İsrail Devleti’ne karşı sürdürmek zorunda kalmaktadır.

Uluslararası camianın sağırlığına karşı her şekilde sesini duyurmaya çalışan Filistin halkı, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün 1993 Oslo Anlaşması ile siyasi bir aktör kimliği kazanarak özgürlük eylemlerinde şiddet kullanma seçeneğinin bir anlamda kısıtlanması üzerine, hakkını arayabilmek için 2000-2005 arasında 2. İntifada Hareketi’ni sürdürmüştür.

Modern silahlar, uluslararası güçler, Yahudi sermayesinin politik gücü gibi birçok tarafa karşı, yalnızca ilkel savunma aletleri kullanarak onurları için ölümüne bir mücadele yapan Filistinlilerin direnişinin, Kuzey Afrika’daki Arap halkları için de bir direniş modeli olduğu söylenebilir.

Benzer şekilde, ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam’ın idamı sonrasında Irak’ta başlayan direniş hareketi de, Arap ve Müslüman dünyası açısından, Batı’nın karşı emperyalist girişimlerine karşı bir cihat modeli gibi algılanmıştır.

Afganistan’da Rus işgalinin ardından, 11 Eylül olayını öne sürerek ABD’nin Afganistan’da yaptığı askeri müdahaleye direnen Taliban ve türevi El Kaide, Batı’ya karşı direnişi cihatla eş tutan radikaller için ideoloji mihenki ve direniş eğitim unsuru haline gelmiştir.

Her ne kadar Tunus’ta başlayan ve hızla Ortadoğu’ya yayılan “Arap Baharı” olayları, yalnızca insani ve demokratik taleplere dayansa da, olayların bu denli hızla ve farklı kitleleri spontan şekilde birleştirerek gelişmesinde, Filistin, Irak, Afganistan gibi örneklerin psikolojik birikimlerinin de etken olduğu değerlendirilebilir.

Tunus’ta 26 yaşındaki bilgisayar mühendisi Muhammed Bouazizi, 17 Aralık 2010’da Bouzid kasabasında bir arabaya doldurduğu sebze meyveyi satarken zabıtalara yakalandı. Bouazizi`nin arabasına ve mallarına el koyan zabıta, gence bir de tokat attı. Bouazizi, sebze tezgâhının elinden alınmasınıprotesto için valiliğin önünde kendini yaktı. Hastaneye kaldırılan Bouazizi, 4 Ocak 2011’de hayatını kaybetti.

Buazizi’ye atılan tokat, bir anda bir zabıtanın basit bir seyyar satıcıya attığı tokat olmaktan çıkıp, otoriter zihniyetin halk iradesine attığı bir tokata dönüşüverdi.

Buazizi’nin bu zihniyete isyan ederek kendini yakması, o güne kadar söylenecek birikmiş ortak birçok sözü olan insanların, doğaçlama bir şekilde birleşerek mücadele hareketi başlatmalarına vesile olmuştur.

Arap Baharı süreci, Tunus’ta başlamasının ardından, bir anlamda zincirleme olarak diğer Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine de yayıldı.

Ancak bu yayılma sürecindeki yönetim değişiklikleri, yaşanan çatışmalar ve iktidarın kendini koruma mücadelesi, birbirlerinden farklı çizgilerde gelişmiştir. Süreç ilerledikçe, gösterilerin organizasyon şekilleri birbirine benzemesine karşın, iktidardaki liderlerin mücadele tarzları ve yaklaşımları, ülkeden ülkeye göre farklılık gösterebilmiştir. Bu farklılıklardaki en önemli etkenler ise, hiç şüphesiz, göstericilerin taleplerinin odak noktası ve ülkenin ekonomik gelişmişlik düzeyi olmuştur. Diğer önemli bir faktör ise, gösterilen yaşandığı ülkenin, Batı için taşıdığı anlam, yani iktidarın Batı ülkeleri ile olan “politik uyumu” olarak belirmiştir.

Tunus’ta başlayan yönetim karşıtı hareketler, Batı ile ilişkileri iyi olan, Kuzey Afrika’da ekonomisi diğerlerine göre nispeten iyi durumda olan bir ülkede, Araplar tarafından başlatılması açısından önemli sayılabilir.[2]

Ortadoğu uzmanı Dr. Detlev Quintern’e göre; “Şu an Ortadoğuda yaşanan halk hareketlerinin, özellikle Mısır ve Tunusta, temelinde üç ana mesele bulunmaktadır: Var olmayan adalet olgusu, bunun etkisiyle kaybolmuş olan insan haysiyeti ve hükümetlerin Filistin meselesiyle ilgili duruşlarıdır.”[3]

Tunus’ta başlayan ayaklanmanın muhaliflerin lehine dönmesi ve başarılı bir süreç içerisine girmesi, Mısır halkına umut vermiştir.[4]

Mısır’ın geleceğini belirleyen en önemli nedenlerden birisi ABD’dir. ABD’nin Mısır ordusu üzerindeki etkisi ve Mısır’ın yeniden şekillenmesini düşünmesi daha doğrusu Ortadoğu’nun yeni bir strateji içerisinde yönetilmesi amacıyla otoriter yönetimlerin yerine yeni aktörlerin sahne almasını istemesiyle beraber, muhalif gruplara verdiği destek ile Mübarek yönetimi kısa süre içerisinde devrilmiştir.[5]

Mısır’ın ABD açısından bir önemi, Süveyş Kanalı’ndan ABD askeri gemilerine sağlanan geçiş önceliğidir. Bu sayede ABD, Irak ve Afganistan’a asker ve mühimmat taşıyan he ay ortalama on gemiyi Kanal’dan geçirmektedir. Kanal’ın kapanması durumunda, bu sevkiyatın Ümit Burnu altından yapılması ve doğal olarak da sürenin uzaması söz konusu olacaktır.[6]

Müslüman Kardeşler Hareketi, Mısır’daki olayların başlamasıyla birlikte, ilk başlarda gösterilerde yer almaktan kaçınmıştır. 11 Eylül süreci sonrasında, üstelik de Mısır gibi ABD’nin yakın askeri ilişkileri olan bir ülkede bir anda meydanlara inerek gösterilerde yer almak, belki de Müslüman Kardeşleri herhangi bir gerilimde en doğal “fail” ilan etmek için yeterli sebep sayılacaktı.

Ancak, Mübarek döneminde camileri kullanarak sessiz ama güçlü bir örgütlenme sağlayan Müslüman Kardeşler,  bu sürelerde olayları izleyebilme ve siyaseti analiz edebilme yeteneğini de geliştirebilmiştir.

Olayların sorumluluğunu almaktan başlangıçta çekinen Müslüman Kardeşler, daha sonrasında ise, eşitlik ve daha fazla özgürlük şeklindeki talepleri destekleyerek, tabanını da motive etme yolunu tercih etmiştir.

Bunlara rağmen, Müslüman Kardeşler’in ilk baştaki haklı çekinceleri, iktidara gelmelerinin ardından durumu pek değiştirememiştir. Siyasal İslam’ın temsilcisi olacağının emarelerini ortaya koyan Müslüman Kardeşler iktidarı, olası radikal unsurları besleyebilecek, ötesinde ise, dini ideolojik yaklaşımla cihadı politize edeceğini sanan radikalleri, bu defa ciddi manada siyasal kimlikle kaynaştırabilecek bir potansiyel olarak algılandı.

Bu algı, Müslüman Kardeşler’e darbe yapan Sisi’nin muteber kabul edilmesine meşru gerekçe olarak değerlendirilmiştir.

Darbeden sonra Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Bill Burns, iki kez Kahire’ye giderek ordu ile Müslüman Kardeşler arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı. Buna karşılık ABD, “Generalleri ve Mursi’nin gitmesini isteyen milyonlarca Mısırlı’yı kızdırırım” kaygısıyla Mursi’nin devrilmesini “darbe” diye adlandırmaktan da kaçındı.[7]

ABD Başkanı Barack Obama, 15 Ağustos 2013’te yaptığı açıklamasında, “Amerika Mısır’ın kaderini belirleyemez. Bu Mısır halkının işi. Biz herhangi bir siyasi parti ya da siyasi liderin tarafını tutmuyoruz” dedi. Başkan Obama, Mısır’da ters giden her şeyden ABD’yi ya da genel olarak Batı’yı sorumlu tutmanın kolaycılık olduğunu söyledi ve ekledi: “Mursi yandaşları tarafından suçlandık. Sanki Mursi’ciymişiz gibi diğer tarafça da suçlandık. Bu tür yaklaşımlar Mısırlıların layık oldukları geleceği kurmasına bir katkıda bulunmaz. Biz Mısır’ın başarmasını istiyoruz. Biz barışçı, demokratik, müreffeh bir Mısır istiyoruz. Bu bizim çıkarımızadır. Fakat buna ulaşmak için gerekenleri Mısırlıların yapması gerekiyor.”[8]

Kimileri, ABD’nin hala Mısır’a askeri yardım sağlıyor olmasının bile onun ordunun tarafında olduğu anlamına geldiğini söylemektedir. Fakat, General Abdül Fettah el Sisi, ABD’yi açıkça eleştirmekten kaçınmayarak, Washington Post Gazetesi’ne verdiği mülakatta, “Mısırlıları yalnız bıraktınız. Onlara sırtınızı döndünüz ve bunu unutmayacaklar” dedikten sonra,”Şimdi, hala Mısırlılara sırt çevirmeyi sürdürmek istiyor musunuz?” diye sormuştur.[9]

Şimdiye Kadar Ortaya Çıkardığı Sonuçları

“Arap Baharı” yönetimde iktidar ve zihniyet değişiklikleri talep etmiş ve öyle ya da böyle çoğunlukla yönetim değişikliği sağlamıştır. Fakat bu yönetim değişiklikleri, Mısır örneğinde olduğu gibi, her şekilde istenilmiş formlarda gerçekleşmemiştir. Zihniyet değişimi ise, kalıcı olabilmesi için, daha çok uzun yıllara yayılarak gerçekleşecek bir süreç olacaktır.

Tunus, Arap devletleri arasında devrim sonrasında ilk demokratik anayasaya sahip olan devlet haline gelmiştir. Bu anayasa Arap coğrafyası için örnek olmuştur.[10]

“Arap Baharı” süreci, kısmen sınırlı çevrede ve süreyle dinsel açıdan, ancak Suriye odaklı bakılacak genel tabloda ise, mezhepsel açıdan çatışma ortamları doğurmuştur.

Sünni egemen İslam dünyasında, Hz.Ali’nin şehit edilmesinden bu yana liderlik sevdası olan ve direnişi genetik bir koda dönüştüren Şiilik, Arap Baharı sürecinde aktif mücadele gücünü İran çıkışlı olarak açıkça sergiler olmuştur.

Şiiliğin İran merkezine bağlı Ortadoğu’daki kalelerini kaybetmesi, Tahran açısından ciddi siyasi riskleri de beraberinde getirecektir. Bu nedenle İran, geçmişten beri birgün lazım olur diye besleyip büyüttüğü ülkesi dışındaki her türlü uzantısını, Suriye’de aktif olarak çatışma ve siyaset arenasına sürmüştür.

Suriye’de yaşanan yönetim karşıtı olaylar, Şam’da daha fazla ifade özgürlüğü talepleriyle yapılan gösterilerle başlamış olsa da, sonrasında büyük bir iç savaşa dönüşmüştür.

Tunus, Fas, Yemen’de ve sonradan tersine dönse de Mısır’da yaşanan yönetim değişikliği örneği, Suriye’de gerçekleşememiştir. Bunun en önemli neden ise, Suriye yönetiminin dini profili, bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri ve İsrail-Şiilik-Sünnilik-Arap milliyetçiliği faktörleridir (Sonrasında bu faktörlere Kürtler de dahil olmuştur.).

Suriye’de yaşanacak yönetim değişikliği, Şiilik-Sünnilik, Arap dünyası-İsrail, İran-İsrail, otorite-demokrasi çatışmalarının da galiplerini belirleyeceği ve 21. yy. Ortadoğusunda taşların yerine oturmasına başlangıç olacağı için de önemlidir.

Bu nedenle de Suriye’deki Sünni halkın Şii destekli Nusayri azınlık yönetimine karşı olan başkaldırısı, bölgedeki siyasal menfaatleri nedeniyle müdahil olmak zorunda olan aktörlerin çokluğu nedeniyle, sonuca ulaşma konusunda zorlanmaktadır. Bir de bu faktörlere ABD ve Rusya Federasyonu’nu eklemek, sorunun çözümü konusunda olası bölgesel girişimleri zayıflatmakta, sorumluluğu ABD ve Rusya Federasyonu üzerinden uluslar arası kamuoyuna atma kolaylığını getirmektedir.

Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi için uluslararası askeri müdahale ivedilikle planlanıp uygulamaya geçirilirken, Suriye’de Esad’a karşı aynı reaksiyon gösterilememiştir.

Daha ironik bir örnek ise, demokrasi için devam eden ve Batı tarafından da çeşitli şekillerde desteklenen yönetim değişikliklerinde, Mısır’da seçimle işbaşına gelen ilk cumhurbaşkanı Mursi’nin, askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasına Batı tarafından seyirci kalınması, hatta darbe yönetiminin ve Sisi’nin icraatlarının onaylanmasıdır.

Arap Baharı sürecinin getirdiği en önemli ilk sonuçlardan birisi, hiç şüphesiz Mısır’da Müslüman Kardeşler Hareketi’nin siyasi teorilerini uygulamaya geçirebilecek iktidar olanağı elde etmeleri olmuştur.

Diğer taraftan Müslüman Kardeşler’in olaylardaki rolü, belki de sonradan Suriye’de yaşanan iç savaş benzeri bir duruma gelinmesini önlemiş, Müslüman Kardeşler ise bunu karşılığını iktidar olarak almıştır.

Arap Baharı sürecinin ortaya çıkardığı durumlardan birisi de, İslami ideolojilerin iktidar heveslerini kamçılamasıdır.

Ancak bu, Afganistan ve kısmen de 2003 sonrası Irak’ta cihad tecrübesini üst kademelere yükselten mücahitleri daha çok motive etmiştir.

İktidara yönelik bir tehdidin olduğu çatışma ortamını değerlendirmek isteyen radikaller, Suriye’deki iç savaş ıgiderek büyüten gereksiz unsurlar haline gelmişlerdir.

Diğer taraftan, petrol, elbette Ortadoğu iktidarları için sonsuz bir gelir kapısı olmayacaktır. Bu nedenle, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı Arap ülkeleri, gelecekte ülke ekonomilerini ayakta tutabilmek için, petrol gelirleri dışında yeni gelir kapıları aramaya başlamışlardır. Fakat bu arayıştaki seçenekler de, beklenildiği gibi sanayi ve teknoloji üzerine değil, alt yapı kalitesi dışında neredeyse hiçbir bilgi birikimine ihtiyaç duymayan hizmet sektörü, yani turizm olmuştur.

BBC Orta Doğu muhabiri Kevin Connolly’ye göre Arap Baharı’nın beklenmedik 10 sonucu şöyledir:[11]

  1. Monarşiler fırtınayı atlattı.
  2. Artık kararları ABD vermiyor. ABD hâlâ süper güç fakat artık Orta Doğu’da olacakları dikte etmiyor. Washington bu başarısızlıkta yalnız değil. Türkiye de Mısır’da kazanan tarafı seçemedi ve Suriye’deki isyancılarla sorunlu bir ilişkisi var.
  3. Sünniler, Şiilere karşı.
  4. İran kazandı. Suriye’de İran’ın onayı olmayan bir anlaşmayı hayal etmek bile mümkün değil. Yeni İran yönetimi ayrıca nükleer programı konusunda güçlü ülkelerle müzakere yürütüyor.
  5. Kaybeden kazananlar.
  6. Kürtler kazançlı çıktı.
  7. Kadın kurbanlar. Mısır’daki ayaklanma bireysel özgürlükleri ve siyasi hakları için mücadele eden cesur kadınlar öne çıkmıştı. Thomson Reuters’ın araştırmasına göre Mısır şimdi, kadınlar için Arap dünyasında Suudi Arabistan’dan sonraki en kötü yer.
  8. Sosyal medyanın gücü abartıldı mı? Ayaklanmanın başlangıcında sosyal medya önemli rol oynadı. Birçok kişinin okuma yazma bilmediği ve internete erişimi olmadığı ülkelerde uydu televizyonları daha önemli kaynak olmaya devam ediyor.
  9. Dubai emlak fiyatları. Dubai’deki emlak fiyatlarının yükselişe geçmesi Mısır, Libya, Suriye ve Tunus gibi istikrarsız ülkelerde yaşayan varlıklı bireylerin paralarını ve bazı durumlarda ailelerini korumak için buraya gelmesine bağlanıyor. Orta Doğu’da yaşananlar Paris ve Londra’daki ev fiyatlarını da yükseltti.
  10. Orta Doğu haritası. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa tarafından çizilen Orta Doğu haritası bozuluyor gibi görünüyor. Mesela beş yıl sonra Suriye ve Irak’ın şimdiki halde kalıp kalmayacağını bilmek güç.

Türk Dış Politikası Açısından “Arap Baharı”

“Arap Baharı” süreci, Türk dış politikası açısından da hızlı karar alınmasına ihtiyaç duyulduğu ve gelişmelere karşı daha aktif reaksiyon gösterildiği bir süreci beraberinde getirmiştir.

Mısır’da Müslüman Kardeşleri temsil ederek Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi, Türkiye tarafından memnuniyetle karşılanmış ve geçmişte baskılanmak istenen İslami bir hareketin, demokrasi ile uyum içerisinde olabileceğini gösterebileceği bir fırsatı elde etmiş olması bağlamında önemli görülmüştür.

Hatta Türkiye Başbakanı, Mursi’ye özel bir tebrik ziyareti gerçekleştirerek, radikal unsurların tehdidi ile karşı karşıya kalabileceği endişesi yaşayan Batı ile olabildiğince kısa sürede uyum sağlanabilmesi için, laiklik hususuna çok dikkat edilmesi ve Türkiye’nin örnek alınması uyarısında bulunmuştur.

Türkiye’nin Mursi yönetimine uluslararası diplomaside verdiği destek, Sisi darbesini önlemeye yetememiştir.

Ortadoğu ülkelerinde demokrasinin geliştirilmesi konusunda Türkiye’nin ABD ile olan işbirliği, Mısır’daki darbe ile ciddi bir yara almıştır.

Diğer taraftan, benzer bir kırılma da Suriye konusunda yaşanmıştır.

Türkiye, Suriye’deki olayların ilk başlangıcından itibaren Esad yönetimine çağrılarda bulunmuş, bir süre sonra ise bu ifadelerin sertliği, ABD’nin de Suriye yönetimine karşı takındığı sert tavır paralelinde artmıştır.

Ancak Aralık 2013’te ABD’nin bir anda tavır değişikliği sergilemesi ve gelişmeleri izlemeye yönelik bir pozisyon alması, Türkiye’yi Suriye’ye yönelik uluslararası girişimlerinde, bir ölçüde yalnız bırakmıştır.

Suriye hava savunma unsurlarının, önceden herhangi bir uyarı yapmaksızın 22 Haziran 2012’de Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4E savaş uçağını Akdeniz’in uluslararası sularında düşürmesi, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik angajman kurallarını agresif bir şekilde değiştirmiştir.

Angajman kurallarının değişmesi sonrasında Türkiye, birçok defa Suriye hava unsurlarına önleme yapmış, 16 Eylül 2013’te bir Suriye helikopterini, ardından ise 23 Mart 2014’te bir Suriye savaş uçağını, sınır ihlali yaptıkları için, gerekli uyarıların yapılmasının ardından düşürmüştür.

Bu denli büyük çapta olmasa da, Suriye tarafından Türkiye sınırları içerisinde düşen herhangi bir havan veya top mermisi ya da roket vb. durumunda da misliyle karşılık verilmesi yoluna gidilmiştir.

Türkiye-Suriye sınırında, Suriye’deki sınır güvenlik zafiyetinden kaynaklanan boşluk, iç savaşın da etkisiyle bölgede ekonomik olarak tükenen Suriyelilerin, özellikle akaryakıt kaçakçılığına yönelmelerine neden olmuştur.

“Arap Baharı”nı Tartışmak-Değerlendirmek

Arap Baharı sonrasında ülkeleri incelediğimizde, demokrasi için ayaklanan halk isteklerinin yerine gelip gelmediği tartışmalıdır.[12]

Arap rejimlerinde yönetimin muhalif seslere olan tahammülsüzlüğü, kaçınılmaz sonuç olarak sivil toplumun gelişimini engellemiştir. Ancak insanların içindeki sesini duyurma isteğinin hayatta kalabilmesi, sivil toplum kuruluşlarının yapması gereken işin, internet üzerinden sosyal iletişim platformlarıyla yapılmasına yol açmıştır.

Arap Baharı’nda sosyal medyanın bu derece güçlü etki yapması, belki de aslında bu eksikliğe duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.

Arap Baharı süreci, halkın daha özgürlükçü taleplerini, bir şekilde sonunda bitecek olan mücadelelerde sağlayabilse dahi, değişen herhangi bir yönetimin, tek başına ekonomik olarak ülkeyi ayakta tutabilecek, halkın maddi beklentilerini karşılayabilecek ve daha da dramatik olanı, gittikçe sertleşen kurallarla yönetilen ve sermayenin de neredeyse politik başaktör haline geldiği dünyada uzun süre yaşayabilecek bir gücü olması beklenemeyecektir.

Arap Baharı sürecince ortaya çıkan ve uluslar arası kamuoyunun bir kısmının görmezden geldiği, bir kısmının ise çözüm için çırpınıp durduğu husus ise, ne yazık ki insanlık dramları olmuştur.

Mısır’da özgürlük, onur ve demokrasi istedikleri için darbe yönetimi tarafından idama mahkum edilen insanların sesi, dünyada yeterince duyulmamaktadır. Diğer taraftan, Suriye’de savaşın ne olduğunu asla anlayamayacak yaşta olan çocukların gözlerindeki korkuyu anlayabilenlerin sayısı da çok azdır.

Uluslar arası diplomasi, Arap Baharı’nın getirdiği insanlık dramına karşı gösterdiği tepkisizlik ile, özellikle uluslar arası çatı örgütlenmelerinin gelecekteki meşruiyetleri ve fonksiyonlarını ciddi şekilde sorgulatmıştır.

Ortadoğu’daki (hatta Asya’daki) halklar, yüzyıllarca tek bir lider veya aşiretin otoritesi altında yaşamışlardır.

Demokrasi, her ne kadar kökleri Eski Yunan’a kadar dayansa da, veya 1215 Magna Carta ile siyasal sistemde yer edinmeye başlasa da, 1789’da başlayan ve on yıl süren Fransız Devrimi’nden çok sonraları bugünkü şekliyle devlet yönetiminde kullanılır hal almıştır.

Dolayısıyla, “demokrasi” talep eden Arap halkının, daha açık ifadeyle oryantalist toplumların bu talepleri, öyle üç beş günde de yerleşemeyecektir. Her ne kadar Batı’nın, işine geldiği bölgelerde kısa sürede demokrasinin yerleşmesi için Libya operasyonu gibi müdahil olma eğilimleri olsa da, bu yönetim değişikliklerinin demokratik kimlik kazanabilmesi, ikameci değil kalıcı bir rejim olabilmesi, halkın ve bunu oluşturan bireylerin siyasal genlerinin mutasyonunu tamamlamasıyla sağlanabilecektir. Bu dönüşümün en önemli kaleleri ise, süreç içerisinde güçlenerek yerini bulacak olan sivil toplum kuruluşları olacaktır.

Ortadoğu uzmanıRoger Hardy,  Arap Baharı’ndan çıkarılacak dört dersi şu şekilde ifade etmiştir:[13]

1- Hiçbir zaman hızlı ve kolay olmayacaktır. İlk ders, Arap Baharı’nın bir etkinlik olmadığı, bir süreç olduğunun anlaşılmasıdır. Uzun zaman baskı altında tutulmuş toplumlarda, hoşgörülü, çoğulcu ve insan haklarına bağlı tam demokratik hareketlerin hiçbir zaman, bir gecede oluşması beklenemez.

2- Belirli bir model yok. İkinci ders, geçmişe de bakınca anlaşılacağı üzere farklı koşulların farklı sonuçlar doğurduğudur.

3- İslamcılar kavşakta.Üçüncü, tüm bölgede İslamcılar iktidarın tadına baktı ama iktidarı farklı yollardan idare ettiler.

4- Halkın gücü yeterli değil.Son olarak, Arap isyanları kitle protestolarının gücünü ve sınırlarını gösterdi.

Princeton Üniversitesi Uluslar arası Hukuk Fakültesi emekli Öğretim Üyesi, BM Filistin İnsan Hakları Raportörü Richard Falk, Arap Baharı’nın gerçekten bir dönüşüm olup olmadığını, şu ifadeleriyle tartışmıştır : “Tunus ve Mısır’da olaylar ilk başladığı zaman ‘devrimci bir potansiyel’ taşıdıklarını düşünmüş olsam da, Arap Baharı ayaklanmalarının ‘devrim’ olarak nitelendirilmesine hep şüpheyle yaklaştım. Bu sıra dışı olaylar bana pek devrimci gelmedi, zira liderler (ve beraberlerindekilerin bir bölümü) iktidardan indirilirken rejimler (özellikle de Mısır’da) ayakta kaldı. Oysa devrim, yönetim yapısında köklü bir dönüşüm gerektirir.”[14]

Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da kendini yakması ve 04 Ocak 2011’de hayatını kaybetmesi sonrasında başlayan olaylar sürecini ve sonrasındaki farklı bölgelerdeki farklı uygulamaları, yaklaşımları, politik pazarlıkları ve 21. yy.da halen sürdürüleceği sanılan hegemonya çatışmaları, bir arada ve hızlı şekilde değerlendirildiğinde, demokrasi, daha fazla özgürlük ve insanca yaşayabilecek ekonomik refah talep eden Arap halkının taleplerinin, her ne kadar bu mücadelelerini kanla ve canları pahasına da sürdürseler, yine güçlü olan tarafın politik beklentileri ve stratejileri doğrultusunda ve istenilen oranda hayat bulacağı söylenebilecektir.

Yaşanılan süreç, bir değişim değil, bir dönüşüm sürecidir. Dönüşümün doğası gereği de, bu süreç uzun bir zaman da alabilecektir. Çünkü asıl olarak hedeflenen düzeylere ulaşabilmek, on yılları da geçebilecek bir zaman alabilecektir.

KAYNAKÇA

  1. BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml, y.t. 16/08/2013, e.t. 09/04/2013.
  2. Cenap Çakmak, Mustafa Yetim, Fadime Gözde Çolak, “Ortadoğuda Devrimler ve Türkiye”, Bilgesam Rapor No:31, Nisan 2011, İstanbul.
  3. El Cezire, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/arap-bahari-basarili-oldu-mu, y.t. 25/01/2014 e.t. 09/04/2014.
  4. Kevin Connolly, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/12/131213_arap_bahari.shtml, y.t. 13/12/2013, e.t. 09/04/2014.
  5. Kim Ghattas, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml, y.t. 16/08/2013, e.t. 09/04/2013.
  6. ORSAM, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Etkinlikler/Dosyalar/2011113_devtlev_roportaj.pdf. e.t. 09/04/2014.
  7. Roger Hardy, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/07/130711_arap_bahari_dersleri_hardy.shtml, y.t. 11/07/2013, e.t. 09/04/2014.
  8. Volkan Türkmen, Akademik Perspektif, “Arap BaharıSonrasında Değişen Ortadoğu”, y.t. 06/02/2014, e.t. 09/04/2014.

[1] Bu noktada, bir Arap devleti olmayan ve yaşamak için bir adım önde olmaya çalışmaya, Batı’nın ise Ortadoğu’da dengesizlikleri kontrol altında tutmak için kollamaya mecbur olduğu İsrail’in, farklı bir gelişmişlik düzeyinde olduğunu belirtmek gerekmektedir.

[2] BKZ: Cenap Çakmak, Mustafa Yetim, Fadime Gözde Çolak, “Ortadoğuda Devrimler ve Türkiye”, Bilgesam Rapor No:31, Nisan 2011, İstanbul.

[3] ORSAM, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Etkinlikler/Dosyalar/2011113_devtlev_roportaj.pdf. e.t. 09/04/2014.

[4] Volkan Türkmen, Akademik Perspektif, “Arap Baharı Sonrasında Değişen Ortadoğu”, y.t. 06/02/2014, e.t. 09/04/2014.

[5] A.g.m.

[6] BKZ, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml, y.t. 16/08/2013, e.t. 09/04/2013.

[7] Kim Ghattas, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml, y.t. 16/08/2013, e.t. 09/04/2013.

[8] A.g.y.

[9] Kim Ghattas, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/08/130816_abd_misir_politikasi_darbe.shtml, y.t. 16/08/2013, e.t. 09/04/2013.

[10] Volkan Türkmen, Akademik Perspektif, “Arap Baharı Sonrasında Değişen Ortadoğu”, y.t. 06/02/2014, e.t. 09/04/2014.

[11] Kevin Connolly, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/12/131213_arap_bahari.shtml, y.t. 13/12/2013, e.t. 09/04/2014.

[12] Volkan Türkmen, Akademik Perspektif, “Arap Baharı Sonrasında Değişen Ortadoğu”, y.t. 06/02/2014, e.t. 09/04/2014.

[13] Roger Hardy, BBC; http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/07/130711_arap_bahari_dersleri_hardy.shtml, y.t. 11/07/2013, e.t. 09/04/2014.

[14] El Cezire, http://www.aljazeera.com.tr/gorus/arap-bahari-basarili-oldu-mu, y.t. 25/01/2014 e.t. 09/04/2014.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın!
Lütfen Buraya Adınızı Yazın