Ana Sayfa Kültür Sanat Fotoğrafçılık Sebastião Salgado’nun Hem Yıkıma Hem Mucizeye Tanıklık Eden Hayatı

Sebastião Salgado’nun Hem Yıkıma Hem Mucizeye Tanıklık Eden Hayatı

793
0
Paylaş

Sebastião Salgado’yu anlatmaya başlamadan önce onun, kendisi hakkında yapılabilecek tüm tanımlamaların ötesinde bir fotoğrafçı olduğunu söylemeliyiz. Onu bu kadar özel kılan nedenler arasında ise, çektiği fotoğrafların yanında, üstlendiği sorumluluk, ne pahasına olursa olsun elde etmek istediği görüntünün peşinden gitmesi ve bunun için harcadığı emek vardır. Fotoğrafçılık Sebastião Salgado için yalnızca bir aktivizm türü, uzmanlık alanı ya da meslek değildir, hayatının tümünü kapsayan bir uğraştır.

Brezilya’da, bir çiftlikte dünyaya gelen Sebastião Salgado, çok güzel bir coğrafyada huzurlu, doğayla iç içe bir yaşamın hüküm sürdüğü bir çocukluk geçirir. Lise eğitimi için çiftlikten ayrılarak, kentleşmenin ve sanayileşmenin fazla olduğu bir yerleşimde yaşamaya başlar. Burada, özellikle ekonomi ve siyasetle aktif bir şekilde ilgilenir. Hedefi iktisat eğitimi almaktır ve lisans eğitimini de iktisat üzerine yapar. Bu sırada hayatı boyunca en büyük destekçisi ve yol arkadaşı olacak kişiyle tanışır: Lélia Wanick. Nitekim üniversite diplomasını aldıktan hemen bir gün sonra da evlenirler. Sebastião, Sao Paulo Üniversitesi’nde yüksek lisansa kabul edilir ve eğitimine başlayabilmek için Lélia ile birlikte Sao Paulo’ya giderler. Brezilya Ekonomi Bakanı ve Brezilya Merkez Bankası Başkanı dahil, birçok nitelikli öğretim üyesine sahip bu bölümün amacı, ülkede eksikliği çekilen orta kademe yöneticiler kadrosunu oluşturmaktır. Ancak o sırada beklenmedik birtakım olaylar meydana gelir. Ülkede darbe gerçekleşmiş ve askeri bir rejim kurulmuştur. Yaşanan insan hakları ihlallerine ve diktatörlüğe karşı oluşan muhalefet hareketinin içinde yer alan Lélia ve Sebastião giderek radikalleşir. Muhalifler için ülkede daha fazla kalmanın mümkün olmadığını anlarlar ve Lélia ile birlikte Fransa’ya göç ederler. Askeri diktatörlük sona erene kadar da ülkelerine geri dönemezler. Lélia mimar olur, Sebastião ise iktisat alanında doktorasına devam eder. Yatırım Bankası’nda çalışır, Dünya Bankası ile pek çok kez Afrika’ya giderek ekonomik projeleri organize eder. Ülkelerini çok özleseler de zamanla bu duruma alışırlar ve yaşadıkları yerde kendileri gibi sürgünde olanlarla dayanışma içine girerler. Lélia’nın bir fotoğraf makinesi almasıyla hayatlarına fotoğrafı dahil ederler. Ve sonra Sebastião, yapmak istediği asıl şeyin fotoğrafçılık olduğuna karar verir. Hayatının merkezine fotoğrafı koyarak bizlerin de tanık olduğu, büyüleyici yolculuğuna adım atar.

Sebastião Salgado ve Lélia Wanick Salgado

Fotoğraflarına mevcudiyet kazandıran, bazen bir öfke, bazen bir ideoloji, bazen bir merak, bazense yalnızca orda olma isteğidir. “Bir hikâye anlatmanın tek yolu, aynı yere defalarca dönmektir; bu diyalektik sayesinde o hikâyeyi geliştirirsiniz.” diye belirten Sebastião Salgado, bir konu üzerinde beş altı yıl derinlemesine çalışır. Eserlerindeki tutarlılığın da uzun yıllar bu şekilde çalışmasından kaynaklandığını söyler. Duygusal açıdan dengeli olmasının, âşık olduğu kadınla sürdürdüğü dayanışma dolu yaşamın ve çocuklarıyla paylaşımlarının, bu tutarlılığın oluşmasındaki en önemli etkenler olduğunu da ekler.

“Hiçkimsenin kendini çağında yaşanan trajedilerden koruma hakkı yoktur, çünkü yaşamayı tercih ettiğimiz toplumda olup bitenlerden bir bakıma hepimiz sorumluyuz.” der Sebastião Salgado. ‘Öteki Amerikalılar, İşçiler, Göçler’ gibi çarpıcı projelere imza atar ve her biri için çalışmalarını uzun yıllar sürdürür. Latin Amerika topraklarının nasıl yok edildiğini, işçileri, madencileri, göç etmek zorunda bırakılanları, göçten etkilenen çocukları, mülteci kamplarını,yanmakta olan petrol kuyularını, soykırımı, kuraklığı, kısaca gezegenimizdeki tüm tahribatı ve trajediyi fotoğraflar. Topraksızları takip ederek onların mücadelelerine katılır. Afrika’daki açlık görüntülerini göstermek ise bunu kınamanın bir yoludur onun için. Ancak gördüğü ve tanık olduğu şeyler Sebastião Salgado’yu derin bir şekilde sarsmıştır. Karşılaştığı nefret, şiddet ve vahşet, insanlığa olan inancını ve umutlarını altüst etmiştir. Bunun üzerine bir süre fotoğraf çekmeyi bırakır ve inzivaya çekilir.

Brezilya’daki askeri diktatörlük sona erdikten sonra Sebastião ve Lélia uzun yıllar ayrı kaldıkları ülkelerine geri dönerler. Sebastião oldukça kötümser bir ruh halindeyken, ekosistemin yok edilişini ifşa edecek bir proje yapmaya karar verir ve Lélia, Sebastião’nun cennet olarak tasvir ettiği, babasından kalma araziyi canlandırma önerisini sunar. Tıpkı gezegenin diğer yerlerinde olduğu gibi bu arazi de tahribata uğramış ve canlılığını yitirmiştir. Ekosistemleri canlandırma konusunda ün salmış, mühendis arkadaşları Renato de Jesus’un yardımıyla proje fikri belirginlik kazanır. Bazı finansal yardımlar sayesinde de projeyi hayata geçirerek, 6 ayda 2.5 milyon ağaç dikerler. Sebastião Salgado’nun çocukluğunun geçtiği yerler, eskisinden bile güzeldir artık. Ormandaki besin zincirinin en üstünde yer alan jaguarlar bile ormana geri dönmüştür. Ki bu da, besin zincirinin tamamlandığını, ekosistemin yeniden canlandığını gösterir. ‘Instituto Terra’ adını verdikleri bu proje yalnızca ekosistemi değil, Sebastião’yu da iyileştirmiş, ona yeniden hayat vermiştir. Lélia ile gördükleri güzellikler karşısında büyülenmişlerdir ve bu kez güzellikleri fotoğraflamak ve yaşam döngüsünün devamlılığına katkıda bulunmak için ‘Genesis’ projesine başlarlar. Sebastião Salgado’nun fotoğraflarında artık doğa ve hayvanlar başroldedir. Fotoğraflarını çektiği insanlara gösterdiği özeni diğer canlılara da gösterir. Öyle ki, fotoğrafladığı ‘Dev Kaplumbağa’ hakkında şunları söyler: “Hayvana saygı duymalı, onunla ağır ağır temasa geçmeli, alanını ihlâl etmemeli ve keyfini bozmamalısınız; bu esnada ona bakma ve onu fotoğraflama şeklinizi de muhafaza etmelisiniz. Bu bilgiyi göz önüne alarak, biz insanlarla her zaman nasıl çalışmışsam diğer türlerle de aynı şekilde çalışmaya başladım.(…)Onun alanına saygı duyduğumu anlamasını sağlamak koca bir günümü almıştı.” Genesis projesi, gezegendeki tek akıllı tür’ün insan olmadığını, tüm türlerin kendince bir aklı olduğunu ve bunu anlamanın özen ve zaman istediğini öğretmiştir Sebastião’ya.

“Savaş öncesinde, gezgin satıcılar ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. Dört tane ön, altı tane de arka ayağı olan bir kurbağa, dört tarafı aynayla kaplı bir kutuya konurdu. Değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa, hayretler içinde kalarak yağlı bir sıvı salgılardı. Bu sıvı toplanır, 3,721 gün bir söğüt dalıyla karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. Sonuç, bu harika iksirdi. Kendimle ilgili bir şeyler yazma düşüncesi aynalı kutudaki kurbağayı hatırlattı bana. On ayaklı bir kurbağa olmayabilirim ancak, aynada gördüklerim sanırım bana da kurbağa gibi yağlı sıvıya benzer bir şeyler salgılatacak.” Akira Kurosawa’nın, otobiyografisini yazmaya başlarken anlattığı bu hikâye, Sebastião Salgado gibi değerli bir yaşam öyküsüne sahip insanlar için de geçerlidir. Zira, kendi hayatına çevrelendiği tüm aynalardan ve açılardan bakan, oradaki ışığı yansıtan, bize de yaşadıklarını ve gördüklerini tüm çıplaklığıyla ve içtenliğiyle anlatarak onu daha yakından tanımamızı sağlayan Sebastião Salgado ‘Toprağımdan Yeryüzüne’ isimli otobiyografik kitabı ile kutudaki kurbağa metaforuna çok uygundur. Sebastião’nun hikâyesini okuduktan sonra ise, o iksiri hazırlamak, iyileşmek, kendi mucizemizi yaratmak ve aldığımız ilhamla hayatımızı değiştirmek bizlere düşüyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın!
Lütfen Buraya Adınızı Yazın