Ana Sayfa İş Dünyası Dış İlişkiler Türkiye’nin Irak Petrollerinden Dışlanma Süreci

Türkiye’nin Irak Petrollerinden Dışlanma Süreci

1417
0
Paylaş

Türkiye’nin Irak petrollerinden özelliklede Kuzey Irak bölgesinin elimizden çıkma süreci İkinci Abdülhamit dönemine kadar uzanmaktadır. Bugün hala Türkmen nüfusunun yoğun olarak yaşamakta olduğu Kuzey Irak bölgesinde asimilasyon çalışmaları devam etmektedir.

II. Abdülhamit’in kıvrak yönetim zekası, stratejik karar vermesi ve tasarlanan girişimleri algılayabilmesi nedeniyle bölge üzerinde amaç güdenlerin planlarını engellemiştir. Bugün Amerika Birleşik Devletlerinin ve onun müttefiki İngiltere’nin 2003 yılında askeri müdahalede bulunmuş olmasının arka planına inmekte fayda bulunmaktadır. Planlarını bugün yapmamışlardı yani yapmış oldukları plan kısa dönemli değil uzun dönemli bir süreç öngörmekteydi. Türkiye’nin petrolden dışlanması süreci II. Abdülhamit’in tahttan inmesi ile hız kazanmıştır.

Kuzey Irak bölgesindeki petrollerin kaliteli olması ve rezerv miktarının yüksek olduğunun ilk farkına varan devletlerden birisi İngiltere’dir. İngiltere, Kerkük gibi bugün Irak petrollerinin nerdeyse yüzde kırkına sahip olması İngiltere gibi rezerv açısından petrol fakiri olan bir ülkenin iştahını kabartmıştır. Bunun sonucunda da o bölgeye sahip olmak için elinden geleni yapmıştır. En büyük amacı ise Kerkük ve Musul bölgesine sahip olmak, Osmanlı’yı o bölgeden çıkarmak veya o bölgede kuracağı bir özerk devleti ya da bağımsız bir devleti kriz ile yönetip petrole sahip olmaktı.

Ortadoğu’da zengin petrol rezervleri olduğunu anlayan İngilizler Osmanlı’yı bölgeden sökmek için her türlü entrikaya başvurdu. Musul ve Kerkük,Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen Türkiye’ye verilmedi [1].”

MONDOROS SÜRECİ VE II.ABDÜLHAMİT’TEN GÜNÜMÜZE

Abdülhamit’e zamanında ilk önce İngiltere büyükelçisi gelerek, Osmanlı topraklarında arkeolojik kazılar yapmak için izin istemektedir. Söyledikleri ise toprak altında kalan çanak çömlek gibi şeyleri aramaktır. Sultandan izni almışlardır. İngilizlerin toprak altı çalışmaları ise uzamıştır. Abdülhamit’in görevlendirdiği kişiler tarafından gelen raporlar pek iç açıcı değildir. Büyük çiviler ile toprakların kazıldığı öğrenilmiş bu durumdan da petrol aradıkları ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Abdülhamit İngilizlerin iznini iptal etmiştir. Daha sonra ise Almanlar Kaizer’in şahsi ricası olarak Osmanlı topraklarında arkeolojik çalışmalar yapacağını belirterek izin istemişler Abdülhamit Kaizer’e olan güveninden dolayı da izini vermiştir fakat İngilizlerin yaptığını unutmamış ve kuşkucu davranmıştır. Kendi görevlendirmiş olduğu adamlar tarafından Almanlar’ı izletmiş ve sonuçta onlarında petrol aramaları yaptığının farkına varmışlardır. Bunun üzerine Abdülhamit, petrol aramalarını kendisi sürdürmüştür ve araziyi kişisel mülkü olarak kaydettirir. Fakat bu durum ittihatçıların iktidara gelmesiyle değişir ve Abdülhamit tahtan indirildiğinde Kuzey Irak’taki petrol arazilerini devlet malı haline getirirler.

“Abdülhamit İstanbullu bir Ermeni tüccarın oğlu olan Kalusd Gülbenkyan’ı Musul bölgesinde petrol araştırması yapmakla görevlendirdi. Gülbenkyan, padişaha son derece ümit verici bir raporla döndü. Abdülhamit, ülkedeki diğer pek çok doğal kaynak gibi, Musul bölgesindeki petrol sahalarını da hazine-i hassa’ya,yani özel mülkiyetine kaydettirdi” [2].

“II. Abdülhamid’in petrol ile ilgili çalışmaları daha çok genel olarak biliniyor. Kapsamlı ve detaylı bir şekilde bilinmiyor. Bu haritanın ortaya çıkarılması önemli bir gelişmedir. Abdülhamid dünyadaki değişimi yakından takip ediyordu. O dönemlerde petrolün yeni kullanım alanları bulduğunun da farkındaydı. Artık motorlu taşıtlar yaygınlaşıyor ve bunlarda petrol kullanılıyordu. Donanmaları ile dünyayı idare etmeye çalışan İngilizler kömürleçalışan gemilerini artık daha pratik olan petrolle çalıştırmaya başlamışlardı.Abdülhamid bunların hepsini biliyor ve petrolün gelecekte stratejik bir silah olacağının hesabını yapıyordu. Bu yüzden Musul’un petrol arazilerini satın aldı.Çünkü İngilizler ısrarla burayı istiyordu. İngilizler, 1. Dünya Savaşı’nda Bağdat’ı almak için harcadıkları paranın 7 mislini Musul’a sahip olmak için harcadılar.”

Abdülhamit’in bu bölgeleri kendi özel mülküne kaydettirmesi ile birlikte ne kadar ileri görüşlü olduğu petrolün önemine ne kadar vakıf ve ileride nasıl bir stratejik hammadde olacağının farkına varmış ve gerekli önlemleri almıştır. Fakat yalnız kalmış gereken desteği de görememiş olması nedeniyle bugün Kuzey Irak bölgesi Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen Türk topraklarında bulunmamaktadır.

İngilizler ve Ruslar, İran’ı paylaşmışlardı. En çok gelecek gördükleri alan ise petrolün izine rastladıkları bölge olan Mezopotamya ve özelliklede Musul Kerkük yöresiydi (Kocaoğlu: 23). Bu bölgeler hazine-i hassa’dan çıkmasıyla birlikte Irak bölgesinden dışlanma sürecimiz hızlanmıştır.

“Osmanlı Devletinin savaşa girmesinden sonra, muharebelerin gün geçtikçe şiddetlenmesi ve “Cihat Fetvası”nın yoğun Müslüman nüfûsun yaşadığı İngiliz sömürgelerinde etkili olmaya başlaması ihtimali İngilizleri Haşimi ailesinden Şerif Hüseyin ile anlaşmaya itti. Çünkü, Şerif Hüseyin, Peygamberimizin ailesindendi ve O’nun İngiltere”in yanında yer alması, İslâm Halifesi”in nüfûzuna ağır bir darbe indirmekle kalmayacak; Irak-Suriye-Filistin cephelerinde de İngiltere”i rahatlatacaktı. Şerif Hüseyin, bütün Arap Yarımadası ile Irak ve Suriye’nin tamamını içine alacak bağımsız bir devlet kurulmasını ve başına da kendisiningetirilmesini istedi. 1915 yılındaki uzun müzakerelerden sonra İngiltere ile Şerif Hüseyin arasında 1916 Ocak ayında bir anlaşmaya varıldı. İngiltere, Şerif Hüseyin’in Lübnan hariç bütün isteklerini kabul etti (Şerif Hüseyin-Mc Mahon Anlaşması). Fransa, bu görüşmelerden ancak 1915 Kasımından itibaren haberdar olmuştur. Bu gelişme üzerine Fransa, Ortadoğu’nun da paylaşılması için ısrar etmeye başladı. Sonunda İngiltere ve Fransa arasında 9 ve 16 Mayıs 1916 tarihleri arasında karşılıklı olarak verilen mektuplarla bir anlaşma sağlandı. Buna Göre: Suriye’nin Akkâ’dan itibaren kuzeye doğru Beyrut dahil olmak üzere bütün kıyı bölgesi, Adana ve Mersin Fransa’ya ait olacaktı. Geri kalan topraklarda bir Arap Devleti yahut Arap Devletleri Konfederasyonu kurulacaktı. Bu devletin kurulacağı alanın Akkâ-Kerkük çizgisinin güneyinde kalan kısmı İngiliz, kuzey kısmı ise Fransız nüfûz alanı olarak ayrıldı. Ayrıca, İskenderun serbest liman ve Filistin de milletlerarası bölge oluyordu. Bu anlaşmaların müzakerelerini Fransa adına Geoeges Picot, İngiltere adına Sir Mark Sykes yürüttüğü için bu anlaşmaya Sykes-Picot Anlaşması da denir “ [3]. İngiltere ve Fransa kendi aralarında antlaşmalarını yapmış ve bölgenin paylaşımı üzerine mutabakata varmışlardır.

“İngiltere çıkarı açısından ülkede petrol ihtiyacını doğuran ve Mezopotamya’yı yeniden sahnenin merkezine iten faktör 1917 ve 1918 savaş yıllarında yaşanan petrol krizidir. İngiltere imparatorluğu dahilinde petrol çıkarılması olası görülmediğinden, petrolün Ortadoğu’dan sağlanması konusu büyük önem ve acillik kazanmıştı. İngiltere savaş kabinesi’nin olağanüstü nüfuzlu bakanı Sir Maurice Hankey, dışişleri bakanı Arthur Balfour’a yazdığı mektupta görüşünü şu sözcüklerle dile getirir: “ileride oluşacak bir savaşta petrol bugünkü savaşta kömürün bulunduğu yerde olacaktır veya en azından kömürlü aynı paralelde olacaktır. Büyük potansiyelde petrol alabileceğimiz kontrolümüz altındaki yerler İran ve Mezopatamya’dır. Bu nedenle petrol kaynağı olan bu iki yer üzerindeki kontrolümüz İngiltere’nin savaştan beklediği birinci sınıf hedef olmalıdır” [4].

Petrolü paylaşmak ele geçirmek amacıyla İngiltere Fransa kendi aralarında bir takım gizli antlaşmalar imzalamıştır. Bunlardan en önemlisi ise Sykes-Picot anlaşmasıdır. Bu antlaşma İngiliz temsilcisi Mark Sykes ile Fransız temsilcisi Georges Picot’un 16 Mayıs 1916’da İngiltere ve Fransa’nın Adana, Antakya, Suriye kıyıları, Lübnan ve Musul taleplerini, Fransa’da İngiltere’nin Irak, Ürdün ve Kuzey Filistin taleplerini tanımaktadır. Fakat bu antlaşmanın geçerliliği Rusya’dan geçmekteydi ve İngiltere ile Fransa bunun farkındaydılar. Bu nedenle aralarında düzenlenen Petrograd protokolü adı verilen bir ek antlaşma ile Rusya’nın payı büyütülmüştür.

Masa üzerinde sınırların çizilmesi kolaydı fakat iş pratiğe geldiğinde kağıt üzerindeki gibi kolay olmuyordu ve bu sebepten dolayı İngiltere ve Fransa’nın müttefik ile kışkırtmak için bir plana sahip olması gerekiyordu. Bu kart ise Kürtler ve Ermeniler idiler. Zaten Osmanlı’nın da yıkılış süreci aslında Fransız ihtilali ile başlamıştır. Şöyle ki 1789’daki gerçekleşen ihtilalin önemini Osmanlı devleti fark edememiştir. Osmanlı devleti’nin bünyesinde bir çok ulus barınmakta ve kargaşa durumu yoktu Fransız ihtilaline kadar tabii ki.Daha sonra içinde bulunan azınlıkların baş kaldırışı ile mücadele etmek zorunda kaldılar.Fransız ihtilali Osmanlı imparatorluğu için bir kanser di.Başlama noktası orasıydı daha sonrada 1918 yılında Mondros [Mondros, Ege denizinde Limni adasının güney kıyılarında küçük bir liman kentçiğinin adıdır.] mütarekesinin imzalanması ile birlikte Osmanlı fiilen yıkılmış parçalanmış bulunmaktaydı.

“Osmanlı’ya karşı en kolay oynanacak kart etnik karttı. Çeşitli etnik gruplar ayrı devletler kurma yönünde kolayca kışkırtılabilirdi. Buna en iyi örnek Arabistan’da faaliyet gösteren ünlü İngiliz ajanı Lawrence ‘tır. Petrolün en yoğun bulunduğu Arap bölgelerinde Lawrence Arapları Osmanlıdan ayırmak üzere ayaklandırmış ve Osmanlı’ya karşı savaştırmıştı. İşte 1920’ye gelirken Anadolu da Lawrence’larla tıka basa doluydu.

En iyi örneklerden biri, İngiliz binbaşı Noel’di. Kürtleri Osmanlı yönetiminden ayırıp ayrı bir devlet kurmaya kışkırtan İngiltere, tıpkı Lawrence gibi yerel dili konuşan bir ajan seçmişti. Noel, 1. Dünya savaşından önce Kürt Teali Cemiyetini denetlemekle görevlendirildi. Bu cemiyette edebiyat gösterileri yapıyor, Kürtlere kürtçe şiirler okuyordu. Savaş sonunda Sadrazam Damat Ferid Paşanın yazılı izniyle Güneydoğu Anadolu’da dolaşıyor ve tıpkı Lawrence’ın Arabistan’da yaptığı gibi yerel giysiler ve mükemmel bir Kürtçeyle ayrılıkçılığın nimetlerini yerel halka anlatıyordu.

Petrolün peşindeki Batılı devletler petrolü elinde tutan Osmanlı devletini ortadan silmek için etnik koza tıpkı 1990’larda olduğu gibi sıkı sıkı sarılmışlardı. Osmanlı uyruklu Ermeni ve Kürtleri de ayrı devlet kurma yönünde kışkırtıp silahlandırdılar ve 1918 geldi çattı.

Yunanistan’da bir liman kenti olan Mondros’da bir ingiliz savaş gemisi demirlemişti:

Agamemnon. Bahriye Nazırı Rauf Orbay’ın başkanlık ettiği Osmanlı heyeti, Osmanlı devletinin mağlubiyet anlaşmasını imzalamak üzere, bu ingiliz zırhlısına giderler. Mondros mütarekesinden sonra galip devletler, Türkleri topraklarından atma planını nihayet uygulamaya koyacaklardı. 5 Şubat 1919 günlü Journal Des Debat gazetesi birinci sayfadan şunları yazıyordu: Hemen hemen beşyüz yıl boyunca Güney Avrupa’yı yıkan ve Doğu Akdeniz bölgesindeki bütün uygarlığı çökerten bu uğursuz Türk ırkını Asya’ya sürmeli.

Mondros mütarekesi ile çok ağır bir yenilgi anlaşması imzalayarak silahlarını bırakan Türkler Avrupa basınında uğursuz ırk olarak niteleniyordu. 1. Dünya Savaşı’nı kazanan devletler çoğunu müslüman sömürgelerinden devşirdikleri müslüman askerlerini müslüman Türklerin üzerine saldırtmak için din ögesini öne çıkartmaktan özenle kaçınmış, ırk ayrılığını vurgulamışlardı. Avrupa basını 1. Dünya Savaşı’nı üstün ırktan Avrupalı’lar ile aşağı ırktan Türkler arasında geçen bir olay olarak gösteriyordu. Bu gayrı resmi görüşler Paris Barış Konferansı sırasında resmi görüşe dönüştü.”

Mondros’u tarih sahnesinin ön sayfalarında yer almasına sebep olan olay 1299’da Söğüt’te kurulup Fatih Sultan Mehmet ile Yavuz sultan Selim ile Kanuniler ile büyüyen Uç kıtaya hükmeden bir Cihan devinin 619 yıllık ömrünün sona erişidir. Göben ve Breslau’nun boğazları geçerek Sivastopol ve Odessa limanlarını bombalaması ile başlayan ve 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan anlaşma ile imparatorluk fiilen sona ermiş bulunuyordu.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının koşulları çok ağırdı. İngilizlerin amacı belli idi onlar için amaç petrol’e ulaşmak Abdülhamit döneminde yapamadıklarını şimdi yapmayı planlamışlardı. Mondros antlaşmasının 7. ve 16. maddeleri gerçekten çok ağır maddelerdi.

7. Madde: Bağlaşık devletler, güvenliklerine yönelik bir durumun ortaya çıkması halinde istediği ordu stratejik noktayı ele geçirme hakkına sahiptir.

Stratejik noktadan kasıt petrol bölgelerini ele geçirmektir. Kerkük, Musul gibi kaliteli petrole sahip olan bölgeleri kendi güvenliklerini tehdit altında gördükleri an ele geçirmek amacını gütmektedir.

16. Madde: Hicaz’da, Asir’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta bulunan birlikler en yakın anlaşık devlet komutanının boyunduruğuna girecek ve Kilikya’daki (Adana Bölgesi) kuvvetlerin,güvenliğini korumak için gerekli olandan fazlası beşinci maddedeki koşullara dayanarak kararlaştırılacak biçimde geri çekilecektir [6].

Petrol bölgelerinde ve yakınlarında her hangi bir pürüz ile karşılaşmak istememektedirler bu nedenle o bölgede bulunan askerlerin de bir an önce anlaşık devletlerin denetimi altına girmesini istemektedirler.

“İngiliz İmparatorluğu, Mezopotamya’daki zaferinden sonra uydusu Hindistan’daki İngiliz çıkarlarının güvenliğini sağlamak ve Musul-Bakû dolaylarındaki petrol yataklarını ele geçirmek için, geniş bir güvenlik bölgesi tesis etmek yolunda planlar yapmıştı. Bu nedenle Musul’a sahip olma isteği Mondros’tan önceydi. Mondros’la, Musul ve yakın doğu petrollerinin önemi İngilizler için her şeyin ötesindeydi. Mondros’un 7. maddesi nerdeyse bu emele hizmet ediyordu. Musul’la sahip olmak Bağdat’a sahip olmaktır.”

Mondros Ateşkes Antlaşmasında 24. madde de çok önemli ve ağır bir maddedir. Müttefikler altı vilayette(vilayeti site-Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas, Bitlis) karışıklık ortaya çıkması durumunda bölgelerin herhangi bir bölümünün ele geçirilmesi hakkını saklı tutmaktadırlar. Bu antlaşmanın orijinal metininde altı vilayet, The six Armenian Vilayets (altı Ermeni vilâyeti) olarak geçmektedir [7].

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile savaşta yenilmiş kabul edilen Osmanlı Devleti arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan barış antlaşması olan Sevr. Hiç bir zaman uygulamaya girememiştir.Ölü doğmuş olan Sevr antlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kesin bir suretle reddedilmiştir. Bağımsızlığın kazanılması üzerine 24 Temmuz 1923’te Lozan antlaşması imzalamıştır. Lozan’da imzalanan barış anlaşmasının üçüncü maddesinin ikinci fırkası Türkiye ile Irak hududu meselesinde cemiyet-i akvam meclisinin,meseleyle ilgili yetki sahibi olduğunu gösteren bir metindir ve metinin orjinalide Fransızcadır.

“Türkiye ve ırak arasındaki sınır Türkiye ile büyük Britanya arasında dokuz ay sürecek  [8], görüşmeler sonunda tarafların rızası ile belirlenecektir.” “Ortaoğuda’ki Suriye ve Irak gibi Arap toplulukları Birinci dünya savaşından sonra keşfedilen bu yeni sömürgeci Mandater düzenin kurbanı olmuşlardır [9].

Kerkük, Irak’ın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip.Irak petrol üretiminin zirvede olduğu 1989 yılında 12 milyar dolar kadar bir petrol geliri elde etmişti. Kerkük konusunda Türkiye’nin en büyük kaybı 1926’da gerçekleşti.Türkiye Milletler cemiyetinin kararıyla Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’nin de içerisinde bulunduğu Musul vilayetini İngiliz mandası altındaki ırak bırakmak zorunda kaldı. Bu bölgeler Türk nüfusunun en yoğun olarak yer aldığı bölgeler olarak ta dikkat çekmektedir. Böylece Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan ve 1055 yılından bu yana Türklerin idaresi altında yer alan bölgeler Irak’a bırakıldı. Irak 1932 senesinde bağımsızlığını ilan ettiği zaman bölgede yaşayan Türkmen nüfusuna haklarını vermeyi taahhüt etti.Türkmenlerin varlığını açıkça tanıdılar fakat Türkmenler 1932 yılında ki deklarasyonunda elde ettikleri hakları korumayı başaramadılar [10].

Bugün dikkat ile bakıldığı zaman Osmanlı’nın çekilmiş olduğu topraklara düzen ve sükunet hakim olmayıp kaos, şiddet kol gezmektedir. Osmanlı’nın uygulamış olduğu ılımlı devlet politikaları sayesinde Balkanlarda, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da uyumlu ve şiddetten yoksun bir hava hakimdi fakat Osmanlı’nın elinden çıktıktan sonra bu topraklar hiçbir zaman barış ve huzur hakim olamamış yabancı devletlerin istediği üzere bölgelere her zaman kriz egemen olmuştur. Bu da büyük ülkelerin işini kolaylaştırmış ve büyüklerin her zaman olduğu gibi küçükleri kriz ile yönetmesi durumuna dönüşmüştür.

Kaynaklar

Avar, B.,”Unutulan Yıllar”, 2003, http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=News&file=print&sid=379

[1] Karayeğen,İbrahim,"Petrol saltanatı", http://www.aksivon.com.tr/detav.php?id=11577  Erişim Tarihi; [07.03.2007]

[2] Türk,Hakan,"Hedef Ülke Türkiye", Akademi TV Programcılık, İstanbul 2003, s: 115

[3] http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I6.pdf  Erişim Tarihi :[10.04.2007]

[4] Yergin, D. (Çev: K. Tuncay),”Petrol: Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü”, Türkiye iş Bankası Yayını, Ankara 1995

[6] Kili,S., "Türk devrim tarihi", Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2001, s: 21, 22, 23

[7] http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I6.pdf (10.04.2007)

Cabbar,R., Atilla Ekşinozlugil,”Mondros petrol savaşlarının bir uvertürüydü”, http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/09233/

http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I6.pdf (10.04.2007)

Başyurt, E.,"80 Yıllık İhmal: Kerkük\ http://www.aksivon.com.tr/detav.php?id=19502 Erişim Tarihi: [17.04.2007]

Civaoğlu, G.,"Kerkük petrolü Abdülhamit'indi", http://www.milliyet.com.tr/2007/01/28/yazar/civaoglu.html Erişim Tarihi: [02.02.2007]

Şenşekerci, E., ve 'Yılmaz, G.,"Türk devrim tarihi ve Atatürkçülük, Alfa, 2003, s. 41)

Karadağ, R.,” Musul Raporu”, Emre yayınları 2. Baskı 2006, s.18

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın!
Lütfen Buraya Adınızı Yazın